Geçmişin Geleceğe Bıraktığı İzler

İz bırakma, kalıcı olma ya da ruhun maddeye dokunuşu olan sanat, insan fıtratındaki güzelleştirme arzusunun tezahürüdür. Bu heyecanla yapılan ürün muhatabında aynı duyguları uyandırdığı için sanat eseridir. Sanat, öğretilerin ve algıların ötesinde bilim ve mantık kurallarına uymayan, bambaşka gerçeklerin var olduğunun göstergesidir. Duyguların pusulasıdır sanat.

Maneviyat ve inanç, dünya tarihi boyunca her uygarlıkta sanatın ana kaynaklarından biri olmuştur. Sanat, salt bir süsleme aracı olarak nitelendirilmemelidir. Düşünce ve tahayyülde bir yükseliş, ruhî bir yolculuktur. Doğada var olan nesnelere sembolik anlamlar katarak yeniden şekillendirilmiş ve etkili bir görsel ifade dili olarak kullanılmıştır. Bu süsleme şekilleri bazen dinî bir tasvir biçimi de kazanmıştır. Sanat, muhatabında beğeni, tesir, estetik güzellik ve haz gibi duyguları uyandırır. Toplumların kendine özgü sanatı ifade ediş şekli kültür ve inanç yapısına göre biçimlenmektedir. Her millet kendi sanat tarzını yaşadığı coğrafyanın şartlarına uygun bilgi, inanç ve tecrübeleriyle oluşturur. Bu özellikleriyle topluma yön verebilme etkisi olan sanatın önemi ve gücü daha iyi anlaşılır.

Kutsal mekânlar sanatın inkişaf ettiği, işlevsel olarak kullanıldığı alanlardır. İslâm mimarisinde her malzemeye sanatsal bir özellik kazandırılmıştır. Mihrap ya da minber için taş, mermer ve ahşap üzerine en güzel motifler işlenmiştir. İnşaata kullanılan sıradan malzemeler artık bulunduğu yere yakışan bir sanattır. Sanatıyla hemhal olan sanatkâr alçı sıvanın üzerine birbirinden güzel desenleri nakşetmiştir. O dönemde hat, tezhip, minyatür gibi ürünler belki de “sanat” olsun gayesiyle yapılmamıştır. “Ahsen-i takvîm” üzere yaratılmanın şuurunda olan Müslüman, etrafındaki eşyanın da aynı değerde olmasını ister. Ona ve inancına yakışan budur. Ruhunda yaşadığı letafetin tezahürünü maddeye mana katarak göstermektedir. Böylesi güzelliklerle muhatap olan cemaatin her biri ruhanî sanat okulunun talebeleridir. Ve bu incelikleri kendi hayatında da arzu etmez mi? Suyunu saklamak için koyduğu çamur ibriği, sofra olarak kurduğu bakır siniyi, ahşap kaşığının sapını ya da kapısının tokmağını süslemez mi? Elbette estetik zevkin cazibesine kapılan insan bu beğenisini yaşamına da yansıtır. Emeğin ve alın terinin değdiği eşyaya, insanın özünden de bir kıymet geçer. Bu nedenle bunları hazine bilip evladına miras bırakmış olan nesle minnettarız.

Toplumlar kültürel seviyelerini ürettikleriyle ortaya koymaktadır. Bu sanat eserleri geleceğe bırakılan izlerdir. Tarih boyunca insanoğlu kültürel mirasını nesillere aktarmanın en etkili yolu olarak sanatı seçmiştir. Medeniyet inşa eden toplumların kalıcı olabilmesi için kendi kültürüne ait eserleri olması gereklidir. Bütün uygarlıklarda devlet idarecileri sanatkârı himaye ederek sanatın gelişimini desteklemişlerdir. Osmanlı padişahları sarayda nakkaşhaneler kurdurmuş, bu sayede yeni talebelerin yetişmesine vesile olmuştur. “Ağaç yaşken eğilir.” misali çocuk denecek yaşlarda sanata başlanmasına önem verilmiştir. Talebeler kısa bir müddet sonra ustalık mertebesine ulaşmaktadır. Bu sanatkârların geliştirdikleri üslupla saray, köşk, ibadethane, han, hamam, köprü, çeşme gibi çeşitli mekânların tezyîn edilmesine önem verilmiştir. Bu mimarî alanlara yapılan tezyînatlar sayesinde sanat, belli bir zümreye ait olmaktan çıkıp topluma mâl olmuştur.

Günümüzde müze gibi özel muhafazalı yerlerde gördüğümüz ürünlerin geçmişte elden ele dolaşan günlük eşyalar olduğu unutulmamalıdır. Oysa bugün hızla akan hayatın içerisinde çağdaş yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışan insan, bu değerleri anlayabilecek vakit bulamamaktadır. Medeniyetlerin asimilasyonu altında kalan toplumlar kendi öz değerleri olan kültürlerini yitirmektedir. Duygu ve inançta yaşanan yozlaşmanın tesiri sanata da yansımakta, bu nedenle bir eğlence aracı olarak görülmektedir. Her şeyden çok çabuk sıkılma, hızlı tüketim, ekonomik kaygı gibi nedenlerle sanayi tipi “sanat” ürünleri ortaya çıkmaktadır. İnsan ruhuna tenasüp etmeyen bu eserlerin beğeni etkisi de bir o kadar kısa ve geçici olmaktadır.

Ne hak buyruğun tutarsın,
Ne kul sözün işitirsin.
Hiç bilmezsin mana nedir?
Ne dilde çağırmak gerek?

Yunus Emre’nin bu dizeleri anlatmak istediklerimizin özeti gibidir. Ecdat, sanatı “tefekkür” olarak görmüş, düşünce ve inancının “lisanıhâli” gibi eserler üretmiştir. Yapılanların her biri görsel olarak mükemmel sayılmasa da yüklenen mana ile ruha hitap etmektedir. Günümüzde hat, tezhip gibi kadim sanatlarda kaligrafi ve işçilik bakımından kusursuzu yakalama gayreti yaşanırken, mana ve insanın sanata kattığı letafet ihmal edilebilmektedir. Bilinmelidir ki sanat, insan ruhunu terbiye etmenin kılavuzudur. Bu eğitimi başaran sanatkâr maneviyatının güzelliğini sanat ve yaşantısına aksettirir.

Geçmişte sana, kitap, çini pano ve mekân gibi alanları süslerken günümüzde sanatsal bir obje gibi değerlendirip evlerimizde özel yerlerde sergilenmektedir. Her çağda sanatın kendine özgü mantığı ve tavrı vardır. “Sanatın varlık sebebi, aynı kalmaz” söylemini kabul etmek gerekir. Geçmişin mirası olan sanatlar bugünün anlayışıyla icra edilmektedir. Sanatkâr kendi üslubunu oluştururken sanatı da zenginleştirir. Bugün klâsik olarak adlandırılan XVI. yüzyıl tezyinî sanatının o zaman için modern bir anlayışıyla uygulandığı görülmektedir. Bu yenilikçi tavır sayesinde Şah Kulu, Kara Memi gibi isimler kendi üsluplarını getirmişlerdir. Günümüzde farklı sanat ekollerinin ortaya çıkabilmesi öncelikle tüm dönemlerdeki üslupların doğru analiz edilip, değerlendirilmesiyle mümkündür. Bu sanatlardaki mana gözetilip, bilgi birikimi ve yenilikçi yorumlarla yaşadığımız çağın etkisini eserlerimizde hissettirebiliriz. Muhakeme, zevk, eleştiri gibi kabiliyetler öğrenim ve yeni tecrübeler yoluyla geliştirilmelidir. Her yeni kuşağın bir öncekini aşma gayreti sanatın tekâmülünü sağlayacaktır.

Sibel AK
BESMEK Klasik Türk Sanatları Öğretmeni